Hoşgeldiniz, lütfen Kayit olunuz.

E-mail nize Akivasyon kodu gelecekdir, eğer gelmesse Yöneticiler
tarafindan 1-2 gün icinde Akiv hale getirelecekdir.

Tiyatro Dünyası " dedik ya, kapatsalarda heryeri, buluruz birbirimizi"

Tiyatro Dünyası Forum
http://tiyatrodunyasi.benimforum.biz/forum.htm

PORTAL : http://tiyatrodunyasi.benimforum.biz/portal.htm
bu limana uğrayın, her geçen gün yenilikler eklenecek, daima geliştireceğiz ....

RADYO : http://tiyatrodunyasi.benimforum.biz/RADYO-h1.htm

TV : http://tiyatrodunyasi.benimforum.biz/TV-h2.htm

Kopmayalım, dağılmayalım, irtibatı kesmeyelim..... diyerek çağırdılar bende geldim burdayım deyin ve gelin getirin heryere yazın MSN facebook imzalarınız vs vs .

Orası açılana kadar buralardayız ... Oralara birşey olduğunda can simidimiz olsun.. Yedek lastiğimiz, istepnemiz olsun... Dağılmayalım yeterki....

En son MC haberleri, kursiyer haberleri ve diğer çok şey için ... ÜYE olunuz lütfen. PROFİLLERİNİZİ eksiksiz ve ayrıntılı yazın lütfen..

Tiyatro Dünyası Yönetimi.



Beğendiğiniz küçük/kısa hikayeler.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Beğendiğiniz küçük/kısa hikayeler.

Mesaj tarafından gOgObAbA Bir Ptsi 9 Kas. 2009 - 20:56

Arkadaşlar beğendiğiniz paylaşmayı uygun gördüğünüz her türlü kısa hikayeleri buraya yazabiliriz. Yalnız ne olur çok uzun kitap vari yazılar olmasın. Ki okuyan sıkılmasın daralmasın. Uzun yazılar yerine kitap tavsiyesi öykü tavsiyesi yapabiliriz mesela..

Sanattan Anlamak
Picasso’nun sergisinde, bir kadın, tablolardan birini ünlü ressama göstererek;
- Ben bu resimden hiçbir şey anlamadım, der.
Picasso sorar:
- Siz Çince biliyor musunuz madam?
Bu soruya kadının, hayır demesi üzerine ise Picasso şu cevabı verir:
- Ama Çince’yi 1 milyardan fazla yakın insan konuşuyor ve anlıyor.

Anlamak için bir kez daha okuyalım bazı hikayelerin ruhu vardır onları ilkinde anlamaış olabilriz, yada bize hitap etmiyordur, başkası anlıyor ve seviiyordur ..

________________________________________________________________________________________________________________________
.
..
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.][Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
:huh:
Saygı ve sevgilerimle,
avatar
gOgObAbA
Admin
Admin

Cinsiyet : Erkek
Mesaj Sayısı : 269
Kayıt tarihi : 20/10/09
Yaş : 48
Nerden : İstanbul-Kadıköy-Acıbadem
İş/Hobiler İş/Hobiler : Tiyatro Dünyası " dedik ya, kapatsalarda heryeri, buluruz birbirimizi"

http://www.gogobaba.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

TÜLSÜ'yü sevmek

Mesaj tarafından gOgObAbA Bir Ptsi 9 Kas. 2009 - 21:01

Tülsü'yü sevmek.


sevgili Z.Y,

"seni seviyorum tülsü" yazılı telgrafımı alınca bu da ne demek oluyor, tülsü de kim oluyor diye şaşırmış olmalısın.

aklı başında bir insanın yazacağı bir şey değildi doğrusu. ama o
telgrafı çekerken tam olarak aklımın başında olduğunu söyleyemem. o gün
bir uyur gezer gibiydim. istencim dışında o telgrafı çektim sana...

yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan
beri ilk o gece bir başıma kalmıştım. yabancı bir kentte insanın
yalnızlığı daha da katmerleniyor. yalnızlıktan içinde bulunduğum hava
sanki yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyorum.
bu ruh hali içinde bilincimi içkide yitirip, kendimi unutmaktan başka
umarım yoktu. kaldığım otel dolaylarındaki pahalı restorantlara
gazinolara gitmek istemedim. çünkü kolalı insanlar, kolalı masa
örtüleri, kolalı konuşmalar değil; buruşuk insanlar, buruşuk masa
örtüleri, buruşuk konuşmalar arasında salt kendimle baş başa kalmak
istiyordum.
yan sokaklara daldım çıktım, öyle ki bir zaman sonra o büyük kentin
içinde kendimi kaybettim. yabancısı olduğum büyük kentlerde kendimi
kalabalığın akışına bırakıp yitirmeyi seviyorum. nasıl olsa bir taksiye
binip otele dönebilirim...

gönlümce bir kaç içkili yer buldum. kiminin kapısından girip, kiminin
dumanlı pencere camından baktım. tek başıma kalabileceğim, boş masası
olan bir yer buldum. bir tek masa kalmıştı boş, vestiyer yolu üzerinde
olduğundan boş kalmış olacaktı!
hoşuma gitti. konuşmaların uğultusunda bile alkol kokusu vardı.
yabancılığımı yüzüme çarpan hiç bir şey yoktu. hizmet eden üç kadın
vardı, bunlardan akdeniz esmerliğindeki kadın masama gelip istediğimi
sordu. karışık peynirle salata, beyaz şarap istedim. istediklerimi
getiren kadın küçük cam vazo içinde bir tek kırmızı karanfil getirme
inceliğini de gösterdi. teşekkür ettim... o tek karanfil, göz için olan
o irilerden değil ama yanık kokusu olan küçük karanfillerdendi. bütün
kokusunu içime çekip, bitirmek ister gibi kokladım.

içiyor, yavaş yavaş kendime geliyordum. yüzüm kapıya dönüktü, kapının
açıldığını görmemiştim ama kapının girişinde duran o adamı görmüştüm.
benim yaşımda biriydi. öylece dikilmiş, oturacağı boş masa arıyordu
bakışlarıyla. gözüne beni kestirmiş olacak ki yanıma gelip:
- müsaade ederseniz ben de oturabilirmiyim? dedi.
isteksizce
- elbette buyrun. dedim.
yalnızlığımı bölüşmek istemiyordum; hele böyle biri ile. canım
sıkılmıştı, teşekkür edip oturdu karşıma. o akdeniz esmeri kadından
tıpkı benim gibi karışık peynirli salata ve beyaz şarap istedi.

benim yaptığım gibi tek karanfili derin derin kokladıktan sonra
- ben bu küçük kokulu karanfilleri o gösterişlilerinden daha çok
severim. her kendini beğenmiş gibi gösterişli biçimleri vardır ama
kokuları yoktur oysa bunlar her alçak gönüllü gibi kendi
çığırtkanlığını yapmaz
nasıl da kokar yanık yanık...

doldurduğu şarap bardağını kaldırıp
-şerefe! dedi. bardağımı onunki ile tokuşturup ben de
-şerefe! dedim.

artık söyleşi açılmış oldu. bu kentin yabancısı olduğunu, bir haftadan beri burada kaldığını söyledi.
- ben de öyle. dedim.
bu kez incelik olsun diye ben sözü açma gereği duyarak ne iş yaptığını sordum.
- tülsü'yü seviyorum. dedi.
sorumu yanlış anlamış olmalıydı.
- işinizi sordum. dedim.
- ben de söyledim. benim işim tülsü'yü sevmek.
şaşırdığımı anlayınca açıklamak gereği duydu.
- dünyada sevmekten önemli iş olur mu? bugüne dek hep tülsü'yü sevdim.
ölene dek de seveceğim. en büyük mutluluk insanın sevdiği işi
yapmasıdır. oysa insanların çoğunluğu neredeyse sevmediği işi
yapıyorlar.
ne iş yaptığını sorarken ne işle geçindiğini öğrenmek istemiştim.
- işini sevmek ne demektir? diye sorup kendisi yanıtladı:
- her günün yirmidört saati hatta uykuda bile sevdiğin şeyi düşünmek...

şaraplarımızı tüketmiştik, bir şişe daha getirttik. o yaşta adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir diye düşündüm
- yaşınızı sorabilir miyim? dedim.
- benim yaşımda birinin sevmeyi yaşamının tek işi saymasını sizde yadırgıyorsunuz .
yetmiş yaşındayım. dedi.
- aynı yaştayız demek.
- elbette tülsü'yü merak ediyorsunuz değil mi? herkes merak ediyor çünkü 70 yaşındaki adamın sevgilisini.
- yaşamınızı adadığınız bu mutlu kadını merak ediyorum doğrusu.
bardaklarımızı yine tokuşturup şerefe dedik.
- tülsü'yü ilk görüşüm gerçekle düş arası bir olay. çünkü tülsü'yü ilk
görüşümü, babamın söylediklerinden anımsayabiliyorum. o zaman dörtbeş
yaşlarında olmalıyım. br akşam üstüydü. babamla bir arkadaşının
dükkanında oturuyorduk. bozuk kaldırımlı bir yokuştaydı. dükkan
önümüzden bir kız geçti ya da geçmiş. uzun saçlı ondört-onbeş yaşında
bir kızmış. ben birden "işte bu kızla evleneceğim!" dedim ya da
demişim. babam bu olay o kadar çok yineledi ki onun anlatmalarından
olay gözümde sonradan gerçekleşti, kız da somut bir varlık oldu. babam
anlata anlata, anımsamadığım bu olayı yaşamış gibi oldum. işte tülsü o
zaman gördüğüm kızdır.
- öyleyse şimdi seksenini aşmış olmalı.
- neden?
- siz dörtbeş yaşındayken o onbeşinde olduğuna göre...
- tülsü yaşlanmıyor ki...
- sonra gördünüz demek?
- hep onu arayıp duruyorum. benim niçin burada olduğumu sanıyorsunuz?
dünyanın bilmediğim bir yerinde, bilmediğim bir adreste yaşayan beni
bekleyen bilmediğim bir kadındır tülsü; o'nu bulacağıma inanıyorum ve
bu yüzden bütün dünyayı dolaşıp duruyorum ya...
- ilk gördüğünüzden beri bir daha hiç görmediniz mi?
- gördüm. ben o zaman otuz yaşındaydım. yine o'nu aramak için büyük bir
başkentteydim. metro merdivenlerinden iniyordum ki gördüm o'nu.
yanımdan yukarı çıkmaktaydı. ancak yirmi yaşında vardı. kestane rengi
saçlarını çok kısa kestirmişti. yürüyen merdivende yanımdan geçti.
"tülsü!" diye seslenmek geldi içimden ama olduğum merdiven yürüyüp
gitmişti aşağıya.
- başka hiç görmediniz mi?
- gördüm birkaç kez daha. tuna nehri kıyısındaki o kentte ilk
gidişimdi. 40 yaşındaydım o zaman. trenden yeni inmiştim. gar çok
kalabalıktı, trene binenler inenler telaşla koşuşuyordu. işte o
kargaşada birisiyle çarpıştım. başımı kaldırıp baktım ki sarışın mavi
gözlü açık tenli ancak 25 inde bir kız: tülsü... bir an birbirimize
bakakaldık. bana çarpınca elindeki paketler düşmüştü. bavulumu yere
bırakıp, paketleri toplayıp verdim. o da teşekkür edip yanındaki
erkeğin koluna girip gitti.
bu karşılaşmamızdan beşaltı yıl sonra bir uzak asya ülkesinde otobüste gördüm. aynı otobüste dört durak beraber gittik.
- konuşmadınız mı?
- nasıl konuşabilirdim ki? o'nun dilini bilmiyordum ki... bir kez de
küçük bir kuzey ülkesinin başkentindeki uluslar arası bir toplantıda
gördüm tülsü'yü. aynı masada çok kısa bir süre karşı karşıya oturduk.
yanındaki zenci de kocası olmalıydı.
- kocasi zenci miydi?
- evet tülsü de zenciydi, olağanüstü güzel bir zenci.
- yine konuşmadınız mı?
- "sizde 3 sayılı bültenden fazla var mı?" diye sordu bana. fazla yoktu
ama, kendiminkini verdim. teşekkür etti. yıllar geçiyor ben hep
tülsü'yü arıyorum.
- ama buluyorsunuz onu.
- bulmak ama nasıl... bir anlık. bir şimşek parlaması görür gibi ancak.
birden parlayıp sönüveren. bulur bulmaz yitiyor yine. kavuşmak değil ki
bu... o'na kavuşmak için yer yuvarlağını kaç kez dolaştım. bir balkan
ülkesinin başkentindeki bir sarayda gördüm tülsü'yü. daha otuzunda bile
değildi, bense altmışımı geçmiştim. iki erkeğin arasında, mermerden
parmaklığın küpeştesine yanlamasına oturmuştu. elindeki geniş kenarlı
bardakta, kırmızı bir içki vardı. ayakta duran iki erkeğin
anlattıklarına güldükçe kırmızı içki çalkalanıyordu. saçları kızıl,
gözleri koyu siyahtı.
5 yıl önce hiç ummadığım bir yerde... hep ummadığım yerlerde ve
zamanlarda görüyorum tülsü'yü. bir ilçedeki bir bankaya girmiştim. bir
de baktım ki az ötedeki bir banka memuruyla konuşuyor. gözleri yeşildi,
saçlarını topuz yapmıştı. hemen çıktı bankadan, kapıdaki arabaya binip
gitti.
son olarak geçen yıl gördüm. bir akdeniz kentinin motelinde.
yirmi yaşında var yoktu, incecik bir dal. ben odamın önündeki çardağın
gölgesinde kitap okuyordum. "afedersiniz, saatiniz kaç?" sesine başımı
kaldırdım ki, karşımda tülsü... yanında bir delikanlı. denizden daha
yeni çıkmışlar, su damlaları üstünde tomur tomur. saati söyledim.
teşekkür etti. yüreğim duracak sandim. gittiler. bir daha da görmedim o
motelde...

şarabımız yine bitmişti.
- bir şişe daha içer miyiz?. diye sordum,
- içelim... dedi.
akdeniz esmeri kadın bir şişe daha getirdi.
- kime tülsü'ye tutkunluğumu anlatsam benimle alay ediyor. tülsü orada
burada diye beni ordan oraya göndermeye kalkıyorlar. beni deli yerine
koyup aşağılıyorlar. tülsü'ye tutkunluğumu dinleyip de benimle dalga
geçmeyen ilk sizsiniz.
büyük bir acımayla:
- tülsü'yü bunca sevmenizin nedeni nedir? diye sordum.
- nedeni pek çok, dedi. onu arayıp da bulamadıkça, bulduğum zaman da
kavuşamayınca, tülsü'ye tutkum daha da artıyor. öyle bir tutku ki,
gittikçe harlanıp yalazlanıp beni yakıyor, içim köz köz... o'na hiç
kavuşamadan, kendi yangınımdan kül olup tükeneceğimi biliyorum. tülsü
öyle iyi öyle iyi ki... neden iyi? yanılıp da kendilerini tülsü
sanarak, birlikte olduğum diğer kadınlar gibi benimle kavga etmedi,
kavga fırsatları yaratmadı, benimle ilişkilerinde çıkarcılık gütmedi,
ne versem daha da oburlaşan bir gözü doymaz değildi. "seni seviyorum"
diye ne beni ne de kendini kandırdı, hiç ikiyüzlülük etmedi, hiç bir
gizli hesabı olmadı. çünkü bütün bunların olabimesi için paylaşacağımız
zamanımız olmadı ki... tülsü benim için hep üçüncü boyutsuz anlık yaşam
olarak kalıyor, bir şimşek parıltısı süresince yaşayabiliyorum o'nu. bu
yüzden onu seviyorum, hep seveceğim. tülsü'yü sevmekten başka işim yok
olmayacak da....
- bağışlayın, dedim. geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz? bir akarınız, geliriniz varmi?
- hiçbir şeyim yok
- nasıl yaşıyorsunuz öyleyse?
- tülsü'yü düşünmeme ,sevmeme, aramama bir an bile engel olmayan işler
yaparak; engel olmanın tersine, tülsü'yü sevmem önemli ama yeterli
değil. tülsü'yü sevdiğimi bütün dünyaya duyurmalıyım. herkes bilmelidir
ki, ben tülsü'yü seviyorum. bunu anlatmazsam yaşamamızın bir anlamı
kalmaz. her insan bu dünyada var olduğunu kendine göre bir yol bulup
başkalarına kanıtlamak zorundadır. yoksa anlamı kalmayan yaşam bir
saçmalık olur.
anlayamamıştım. açıklaması için,
- nasıl yani? diye sordum.
- bir insanın yaşamakta olduğunu, salt kendisinin bilmesi yetmez; insan
tek başına değildir ki... bir insanın bu dünyada var oldugunu,
yaşadığını; başka insanların da bilmesi gerekir ve bunu nice çok insan
bilirse, o insan o denli daha çok vardır. herkesin varolma nedeni başka
başka; benimki tülsü'yü sevmek. ben tülsü'yü severek, sevdiğimi de
herkese duyurarak var olabiliyorum.
- nasıl yapıyorsunuz bunu?
- herkese anlatarak. işte örneğin bu gece size anlattım. şimdi siz de
biliyorsunuz ki, ben tülsü'yü seviyorum. bu yüzden de ben sizin için
artık varım, benim yaşamakta olduğumu biliyorsunuz. herkese de bunu
anlatmaya çalışıyorum.eskiden dağlara, boş kırlara çıkıp ormanlara
gidip sesim çıkabildiğince bağırıyordum:
"tülsü, seni seviyorum!"
sesimin yankısını dinlerdim. hep aynı biçimde bağırmak güzel
olmadığından, hem sözcüklerin yerini değiştirerek hem de inceltip
kalınlaştırarak sesimi değiştire değiştire bağırmaya başladım.
ormanda haykırdığı gibi ama masadakilerin duymayacağı şekilde ince bir sesle bağırdı.
tülsü seni seviyorum!
seni seviyorum tülsü!
seviyorum seni tülsü!
seni tülsü seviyorum!
seviyorum tülsü seni!
tülsü seviyorum seni!
- sesimi tüm dünyaya duyurarak tülsü'yü sevdiğimi herkesin öğrenmesini;
bunu herkes öğrenince de, yaşadığımı, var olduğumu bütün insanların
bilmelerini istiyorum. bunun için de yollarda, alanlarda,
kalabalıklarda başladım
şarkı söylemeye. "tülsü seni seviyorum!"
- sesiniz güzel midir?
- hayır. çok da çirkin üstelik. kulağım da hiç duyarlı değil. ya sizin?
- benim de öyle.
- kulağım duyarlı olmadığı, sesim de çirkin olduğu için; her söyleyişim
ayrı sesle, ayrı biçimde oluyor. dünyayı dolaşıyorum böyle. her gitiğim
yerin postanesinden "seni seviyorum tülsü!" diye, tülsü'ye telgraf
çekiyorum. parama göre, bir günde beşyüz telgraf çektiğim oluyor.
- öyleyse tülsü'nün adresini biliyorsunuz.
- hayır nerden bilebilirim? rastgele bir adres yazıp gönderiyorum.
- bulunamayınca, telgraf size geri geliyordur.
- sanırım. ama bana değil. zira benim adresim de uydurma. çokça
kaldığım kent postanelerinde artık beni tanıyıp alay ettikleri için
değişik postanelerden çekiyorum telgrafları. alay etsinler ama
öğrendiler artık ben tülsü'yü seviyorum. tülsü'yü sevdiğim ne denli çok
bilinirse ben de o denli varım.

o içkili yerdeki masalar boşalmaya başlamıştı. biz de gece yarısından
sonra kalktık. yalpalayarak yürüyebiliyorduk ama ne konuştuğumuzu
bilemeyecek, konuşulanları anlamayacak kadar sarhoş değildik.
- dört gündür öğleden sonraları biriki saat kültür sarayı alanı'ndayım. yarın oraya gelin. dedi.
- ne yapıyorsunuz orada? diye sordum.
- orda "tülsü seni seviyorum!" diye haykırıyorum sesim kısılana dek...
hani ne iş yaptığımı sormuştunuz ya, işte bu benim işim oldu. bu işe
nasıl başladığımı anlatayım:
son telgrafımı çekmiştim o gün tülsü'ye, hiç param kalmamıştı. o yana
bu yana dolanıp dururken kültür sarayı alanı'na geldim. gördünüz mü
bilmem, çok eğlenceli
bir yer. orada herkes kendi hünerini, sanatını, marifetini gösteriyor.
kimisi köpek cambazlığı yapıyor, kimi tek başına üçdört çalgı çalıp
konser veriyor. biri çalgı çalıp biri de şarkı söyleyen ikililer de
var. kimisi isteyenin hemen orada karikatürünü çiziyor. bir kızla bir
oğlan pandomim yapıyor. bir adam kılıç yutup yine çıkarıyor. cam
kırıkları üzerine yatıp karnına beş kişi çıkaran biri var. bir sakallı,
yere renkli tebeşirle resim çiziyor. beş maymununa cambazlık yaptıran
biri alkışlanıyor. diğeri ağzından ateş çıkarıyor. daha neler neler,
kimler kimler var orada. bunların başına kalabalık toplanıp seyrediyor.
en çok ilgi gören daha kalabalık oluyor. numara ve gösteri bitince, o
kalabalıktan isteyenler para atıyor göstericinin kutusuna ya da önüne,
bozuk paralar birikiyor orada.

olağanüstü bir yer orası, hele benim için... tülsü'yü sevdiğimi ilan
etmem için en güzel yer. ben de bir yere, hem de kıyıda olan bir yere
oturup başladım haykırmaya. tülsü'yü nasıl ve ne kadar çok sevdiğimi
haykıra haykıra anlatıyordum. hiç ummamıştım benim başıma da
toplanacaklarını. ama çok kişi toplandı. kimi alay ediyor, kimi
bağırıyor, kimi de dinliyordu. yorulana dek haykırarak anlattım.
sustum. paralar atmaya başladılar. öyle çok para ki... hemen postaneye
koşup telgraf çektim tülsü'ye. o günden beri her gün öğleden sonraları
o alana gidiyorum. isterseniz yarın siz de gelin.

bir taksiye bindiğimizi, şoföre otelin adını söylediğimi anımsıyorum, sonrasını hiç bilmiyo demek, sandığımdan daha sarhoşmuşum.

ertesi sabah çok geç uyandığımda, dün geceyi bir düş gibi anımsıyordum.
o gün öğleden sonra kültür sarayı alanı'na gittim. gerçekten de dün
gece adamın anlattığı gibi olağanüstü eğlenceli bir yerdi.
marifetlerini sergileyen bir sürü insanın aralarından geçip dolaştım.
sonunda onu buldum. alanın bir kıyı yerindeydi. "seni seviyorum tülsü!"
haykırışını duymasam onu bulmam kolay olmayacaktı. başı çok
kalabalıktı, çepeçevre çevirmişlerdi. ben de kalabalığın arasına
daldım. beni görmüş polabileceğini hiç sanmıyorum. çünkü ben oraya
geldiğimde gözleri kapalı, haykırmaktaydı buna ancak haykırmak
denilebilir, bir şarkı değildi bu. sesi gerçekten çirkindi, ama acı
çeken, canı yanan bir insan gibi bağırıyor, haykırıyor, arada
inliyordu. kalabalıkta kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar, hemen her
kesimden insan vardı. kimileri teyp getirmişler, onun haykırmalarını
ses bandına alıyorlardı. kendisinin de dediği gibi, o kalabalık içinde
alay edenler, bağıranlar, hatta taş atanlar bile vardı. ama öbürleri,
taş atanları önlüyorlardı.

ben de yanımda bir teyp getirip haykırmalarını ses bandına almadığıma
yandım. ama ertesi gün teyple gelecektim. birkaç kişi onun
haykırmalarını yazıyordu. sonradan akıl edip ben de yazmaya başladım.
parçapinçik yazabildiklerim şunlar:

"heeey, duyun artık, duyun ve öğrenin kii ben tülsü'yu seviyorum! bunu
duymayan tek kişi bile kalmasın! emzikli kadınların süt dolu memeleri
duysun! sevişenlerin kaynayan kanı, yani doğanların damarlarında
dolaşan taze kanı duysun! sevgililerin biribine değen patmakları
duysun! ilk öpüş dudakları duysun! ve tarih ve zaman ve coğrafya duyup
öğrensin ki, ben tülsü'yü seviyorum!"

haykırışında, sanki dahaca sözcükleri oluşmamış mağara adamının can
acısı vardı. yüzbin yıl önceki insan da, duyduğu can acısıyla işte
böyle bağırır olmalı. o kalabalıktan pek çoğu, adamın dilini bilmiyor,
ama yine de dikkatle dinliyordu. öyleyse dinledikleri anlam değil,
sesti; acıyı, özlemi, tutkuyu dinliyorlardı. arada kualk tırmalayan,
arada yürek burkan bir ses... kimileyin gürlercesine, kimileyin
ağlamaktan kısılmış boğuk bir sesle, kısık sesi de çıkmayınca
fısıldayarak, fısıldayamayınca da dudaklarını kıpırdatarak anlatıyordu.
"tülsü seni seviyorum!"

bunca insanın bu ilkel haykırmalara neden ilgi duyduğunu düşündüm.
yoksa kadın olsun, erkek olsun, genç olsun, yaşlı olsun; bunların hepsi
de "tülsü seni seviyorum!" diye haykırmak istiyorlar da, bu yürekliliği
gösteremeyince, kendilerini böyle haykıran adamın yerine mi
koyuyorlardı? belki de bu adam, ağlayarak, inleyerek, hepimizin yerine,
tülsü'yü sevdiğini ilan ediyordu.

yığılıp kaldı. önüne paralar bıraktılar. kalabalık dağıldı. bir süre
öyle kaldı. bu yaptığı bir oyun mu diye düşündüm. bu alandaki bütün
göstericiler gibi o da mı bir oyun oynuyordu? biraz sonra toparlanıp
kalktı beni gördü. selamlaştık. yerdeki paraları aldı,
- haydi postaneye gidip tülsü'ye telgraf çekelim. dedi.
aynı gösteriyi yineleyip yineleyemeceğini sordum. hayır, ancak bir kez yapabiliyordu.
- her gün aynı sözleri mi söylüyorsunuz? diye sordum.
- hayır, dedi, ben oyuncu değilim ki... her an yaşam değişiyor çünkü, ses ve söz de zamana göre değişiyor.

bir postaneye girdik. yaşından umulmayan dinç adımlarla basamakları
atlayarak çıktı. büyük salonda telgraf yazmak için masalarda boş yer
arandı.

ben yanıbaşındaydım. "seni seviyorum tülsü!" yazdığını okudum. o
uydurma adres yazmaktaydı. telgraf gişesindeki bir memurun, yanındaki
memura onu gösterip alaylı alaylı bir şeyler söylediğini gördüm. demek,
onu burada tanıyorlardı. ama telgrafını almamazlık etmediler.

postaneden çıktık.
- şimdi kentin başka postanelerinden de tülsü'ye telgraf çekip bu kentten ayrılacağım, dedi.
- nereye gideceksiniz? dedim.
- bilemiyorum. dedi. tülsü'yü bulabileceğimi umduğum herhangi bir yere.
el sıkıştık, ayrıldık. bir süre arkasından baktım. epey bir gittikten
sonra, arkasından baktığımı anlşamış gibi o da dönüp bana baktı, el
salladı. ben de el salladım.

sonra o postaneye girdim. gişeden bir telgraf kağıdı alıp "seni seviyorum tülsü!" diye yazdım. kime gönderebilirdim bu telgrafı?

sevgili Z.G., birden sen geldin aklıma, senin adresini yazdım, telgrafı verdim gişedeki memura.

"seni seviyorum tülsü!"

birşey anlamamışsındır telgrafımdan ve kimbilir nasıl şaşırmışsındır.

aziz nesin
bayramoğlu
19 haziran 1984

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Ayrıca ben yazıyı okuyan beğenenler ve yazarını daha iyi tanıyım diyenler için tanıtayım
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

________________________________________________________________________________________________________________________
.
..
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.][Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
:huh:
Saygı ve sevgilerimle,
avatar
gOgObAbA
Admin
Admin

Cinsiyet : Erkek
Mesaj Sayısı : 269
Kayıt tarihi : 20/10/09
Yaş : 48
Nerden : İstanbul-Kadıköy-Acıbadem
İş/Hobiler İş/Hobiler : Tiyatro Dünyası " dedik ya, kapatsalarda heryeri, buluruz birbirimizi"

http://www.gogobaba.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz